Eskiyen Bir Çağın Ardından

İbrahim Hakan Coşkun

Neden eskiyen bir çağ?

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğindeyiz. Bir anda milyonlarca pikselin yer değiştirdiği, akıllı telefonların inanılmaz kareler çektiği, yapay zekanın mükemmelştirdiği, son teknoloji yazıcıların bastığı, sabit disklerde, bulut hesaplarında dijital olarak saklanan fotoğrafların çağı; medya çağı…

Oysa yandaki fotoğrafın çekildiği yıllarda, neredeyse el yordamıyla fotoğraf yapıyorduk. Karmaşık kabloların ucundaki basit spotlarla aydınlattığımız stüdyo. Büyükçe bir objektif, buzlu camdan ibaret vizör ve hantal aksamdan oluşan stüdyo makinesi. En ilgimizi çeken yanı enjektöre benzeyen deklanşörüydü.

Stüdyonun bir kısmı, kontrplaklarla bölerek oluşturulmuş, karanlık oda. Pozlama süresini içimizden sayarak fotoğraf tabettiğimiz agrandisörler. Evde bidon içindeki ılık suda çeşitli kimyasal tozları çalkalayarak hazırladığımız birinci banyo ve ikinci ya da tespit banyosu. Birinci banyo ve ikinci banyo sıvılarını koyduğumuz küvetler.

Önce filmleri birinci banyoda gezdirerek negatif veya “Arap” dediğimiz görüntüyü ortaya çıkarmaya çalışırdık. Görüntünün yeterliliğine saniyelik sigara ışığıyla karar verir ve tespit banyosuna atardık. Sonra temiz suda duruladığımız filmi kurutur, agrandisöre takardık. Filmin ışığı oranında kartpostalı pozlar, birinci banyo küvetine atardık. Bu aşamada şanslı sayılırdık. Kırmızı ışık görüntünün oluşum sürecine zarar vermediği için tespit banyosuna atma anımız kolayca anlaşılırdı. Nihayet ortaya çıkan fotoğraflar çamaşır sodası eritilmiş sudan geçirilir ve cama yapıştırılır ki parlak olsun. Kuruyunca tıkır tıkır dökülürdü fotoğraflar.

Gelelim ön cepheye. Baştaki fotoğrafımın çekildiği yer. Ofis, antre… Stüdyo ve karanlık odadan arta kalan küçücük bir alan. Çalışma masası, üzerinde rötuş masası dediğimiz ışıklı kutu. Ben de işsizlikten muziplik olsun diye sipariş fişini tuzluyorum. Bundan kırk beş yıl önce, on yedi yaşındayım. Dişim apse yapmış, yanağım davul gibi. Raflarda film, fotoğraf kutuları. Fotoğrafları tırtıklı kesmek için kollu bıçak, üst rafta Lubitel 2 marka üstten bakmalı fotoğraf makinesi.

En meşakkatli kısım rötuş yapmak. Rötuş için orta sertlikte kurşun kalem kullanırdık. Jiletle kurşun ucu 2-3 cm uzatır, sıfır zımparayla iğne ucu kadar sivriltirdik. Filmi rötuş masasının ışık gelen deliğine koyarak yüzleri rötuşlamaya başlardık. Yüzlerdeki arızaları gidermeye çabalarken bozma riskini de göze alarak. 

Sivilce, çopur izlerini; kederden, yaşlılıktan oluşmuş çizgileri, kırışıklıkları gidermeye çalışırdık.  Bana sahtekarlık gibi gelirdi. İnsan doğasına aykırı bulurdum. Oysa şimdi bunları estetik cerrahi fiziksel olarak, Photoshop benzeri yazılımlar ise dijital olarak yapıyor. 

Bir de çeşitli baskı teknikleri denerdik. Bunlardan en yaygını, iki farklı filmdeki görüntüyü, bindirme tekniği uygulayarak bir kartpostalda birleştirmekti.  Agrandisörde ilk filmi karta yansıtırken yarısının ışık görüp diğer yarısının görmemesi için araya bir karton tutardık. Sonra diğer filmi takardık ve yine karton kullanarak kartın ışık görmemiş tarafını pozlandırırdık.  

Stüdyonun yapısı ile ilgili anılarıma en hoşuma giden yeriyle bir nokta koyalım. Karanlık odanın kontrplak duvarına yapıştırdığım siyah beyaz Ara Güler fotoğrafları. Aklımdan hiç gitmeyen görüntü, rahmetli İsmet İnönü bir sandalyede oturmuş, küçük bir kız çocuğu ona çiçek sunuyor. Ama şimdi o görüntüden emin değilim. Tüm aramalarıma rağmen internette öyle bir görüntü bulamadım.

Fotoğrafçı Mahmut Coşkun’dan Foto Coşkun’a

Sıra bakkal Mahmut Coşkun’dan, seyyar fotoğrafçıdan Foto Coşkun’a evrilmenin bendeki öyküsüne geldi. Bendeki diyorum çünkü bu anlatacaklarım benim hatırladıklarım. Elli beş yıl geçti yedi yaşımın üzerinden. Tabii ki öncesi de var benim tanık olmadığım. Bazı hatırladıklarım eksik ya da yanlış olabilir. Bazı isimleri karıştırabilirim. Bilenler tamamlasın… 

Rahmetli babam Mahmut Coşkun, Doğanşehir ve köylerinin oldukça tanınan kişiliklerinden biriydi. Bunun nedenlerinden ilki, bakkallık işine renk katan etkinlikleri idi. Mesela dükkanında gıda maddelerinin dışında Domino marka rengarenk nakış ve dantel ipliği satması. (Ebruli rengini ilk o zaman duymuştum.) Düğme basma makinesi ile divan düğmeleri basması, bunlardan bazılarıydı.   

Bizim dükkân ikinci postane sayılırdı. Fahri postacıydı babam da. Postacı dükkâna gelir bir tomar mektup bırakırdı. Okumayı yeni söken ben, bu kadar çok mektup gelmesinin şaşkınlığıyla zarfları okumaya başlardım. Mektupların adres kısmında tanıdığım, tanımadığım birçok isim yazardı ama alttaki ibare çok tanıdıktı:  

“Fotoğrafçı Mahmut Coşkun Eliyle, Doğanşehir/Malatya” 

Mektup sahiplerinin bir kısmı, dükkândan alırlardı mektuplarını. Geri kalanını hiç gocunmadan ev ev dağıtırdı babam.  

Beklenenden fazla iyiydi babam. Gurbette olanların ailelerine yardım eder, Almanya’ya işçi olarak gidenleri destekler, ceplerine yol harçlığı verirdi. Çobanlıkta ve Ali Mektebinde öğrendiği okuma yazmasıyla Almanya’dakilere, çocuklarının ağzıyla mektuplar yazardı. Veresiye çok mal satar, borcunu istemeye dili varmaz; tozlu defterlerde yıllanmaya bırakırdı. Seksenlerde canına tak demiş, altmışlı yıllarda teneke teneke verdiği yağlardan kalan borçları bir kartona yazmış ve stüdyonun duvarına asmıştı. “Baba bir teneke yağın şimdiki fiyatı, bu yazdıklarının onlarca katı!” dediğimde bana; “Parası önemli değil oğlum, yeter ki utansınlar!” demişti. 

Babamın çok tanınmasının en büyük nedeni ise sırtındaki çantada taşıdığı Contessa fotoğraf makinesi ve kocaman flaşıydı. Ayağındaki cızlavet lastik ayakkabılarını, düğünden sünnete, okullardan dağ köylerine aşındırmasıydı. En çok da okullardan çağrılırdı fotoğraf çekmeye. En ücra köy okulları da dahil. Bayramların da fotoğrafçısıydı babam. O yıllarda Cumhuriyet Bayramı ile 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Hükümet Konağı’yla Atatürk İlkokulu’nun arasında kalan caddede kutlanırdı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı ise Sürgü Yolu’ndaki futbol sahasında, liselilerin yaptığı insan kuleleri ve jimnastik hareketleriyle kutlanırdı. 

O yıllar günümüze göre ilkel sayılacak zamanlardı. İlkeldi çünkü tarım kara saban ve camızların çektiği kağnılarla yapılırdı. Traktörler ve patoz makinesi yaşamımıza girene kadar düven üzerinde geçti çocukluğumuz. Bazı evlerde ahizeli telefonlar vardı. Fakat biriyle görüşmek istediğimizde önce PTT’ye bağlanır, görüşmek istediğimiz numarayı söylerdik. İlçenin içinden iki dere geçerdi. Karşıyaka Mahallesi’nden geçenin üstünde yer alan santralde elektrik üretilirdi. Santral arıza yaptığında bir aya varan uzun elektrik kesintileri olurdu. Gaz lambaları en büyük destekçimizdi. Televizyon yoktu, radyo tiyatrosu dinlerdik koca radyolardan. 

İşte babam o koşullarda cızlavet ayakkabısına rağmen ceket, pantolon giyip kravat takmaya özen göstererek antika sayılacak Contessa makinesi ve koca flaşıyla bakkallığın yanında seyyar fotoğrafçılık yapardı. Üniversitede fotoğrafçılık hocam, o makinenin İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılan çelik aksamlı, çok dayanıklı, Çek yapımı olduğunu söylemişti. Yaptığım araştırmalarda bu fotoğraf makinesinin Strasburg’da yani Almanya’da üretildiğini öğrendim. Vizörden bakılır, objektif tahmini uzaklığa göre ayarlanırdı. 

Benim hatırladığım ilk dükkân, Hikmet Yıldırım’ın evinin altında yer alan, ona ait olan dükkandı. Üst yanımızda Melek Ahmet’in zahireci dükkânı, karşımızda Beşir Amcanın orloncu dükkânı vardı.   

Foto Coşkun dükkanının bulunduğu Esat Doğan Caddesi.

Hikmet Amca da zahirecilik yapmaya karar verince oradan çıkıp, Mehmet Ali Hoca’nın dükkanlarından birini kiraladı babam. “Yer damı” dediğimiz bu toprak dükkanlar çatısız, toprak damı yağmura karşı loğla pekiştirilen türdendi. Eski dükkânımızdan birkaç dükkân aşağıdaydı. Yanımızda Parmaksız Abdurrahman’ın manav dükkânı, bir altta da yeni yapılan Merkez Cami’nin dükkânların başında Oyuncakçı Mustafa Alagöz vardı. Karşımızda Terzi Mehmet Ali, Camcı Hazerler ve Feleklerin manav dükkânı yer alıyordu. Yazları yanında çıraklık yaptığım Terzi Mehmet Ali ve Aşık (Kör) Hanifi, babamın yakın arkadaşlarıydı. Sıklıkla terzide bir araya gelerek yarenlik ederlerdi. 

Babam dükkânı ağabeyim Ahmet Cahit’e emanet eder, çağrıldığı yerlere fotoğraf çekmeye giderdi. Çektiği fotoğrafların 36’lık filmlerini o günlerde şehire ulaşımımızı sağlayan, umumi taksilerle Malatya’ya gönderirdi. Gökkuşağı Fotoğraf Stüdyosu’nda tabedilen fotoğraflar, yine aynı taksilerle babama dönerdi. 

Ben 1978 yılında Malatya Şehit Kemal Özalper Endüstri Meslek Lisesi, Elektrik Bölümünü kazandığımda, ağabeyim liseyi bitirmiş ve dükkânda daha çok zaman geçirmeye başlamıştı. Babam da bahçe ve çiftçilik işlerine daha çok vakit ayırmaya başlamıştı.  

Ağabeyim bakkal dükkanının veresiyeden dönmeyen paralar yüzünden kendi kendini çevirememesine takmıştı. Ne yapabileceğini düşünürken bakkalı tasviye edip, tamamen fotoğraf işine yönelmeye karar verdi. Bir şekilde babamı da ikna etti. 

Dönüşüm süreci başlamıştı. Önce sanırım 80 ya da 81’de bakkal dükkanının bir kısmı bölünerek karanlık oda yapıldı. Bir süre sonra bunun yeterli olmadığı, ortamın uygunsuzluğu anlaşıldı. Böylece stüdyo kurma düşüncesi filizlenmeye başladı. Bahçenin bir kısmı satıldı, borç harç derken gerekli para denkleştirildi. Ağabeyim Gaziantep’e giderek fotoğrafçılık için gerekli tüm araç gereci aldı. 

Şimdi yıkılan Hükümet Konağı’ndaki askerlik şubesinin karşısında, Avukat Metin Şencan’a ait dükkânlardan biri kiralandı. Stüdyo oraya kuruldu.  

Yıllar sonra Adıyaman’ın Samsat ilçesinde birlikte çalıştığımız, öğretmenliğin ilk inceliklerini öğrendiğim rahmetli Halis Alagöz, o yıllarda tabela ressamlığı yapıyordu. (Oyuncakçı Mustafa’nın ortanca oğlu, çocukluk arkadaşım Ünal’ın ağabeyidir. Çok genç yaşta bu dünyadan göçtü. Yattığı yer incitmesin.) Vitrin camına “Foto Coşkun” ibaresini yazarak yeniden doğuşumuzu o müjdeledi.  

Biter mi? Bitmedi tabii ki! Çözülmesi gereken asıl sorun kafalarımıza dank etti. Stüdyo fotoğrafçılığını, karanlık odanın inceliklerini ve en önemlisi de rötuş yapmayı bilmiyorduk. Ama şans meleği bizden yanaydı. Malatya’nın tanınmış fotoğraf ustalarından Sebahattin Usta, Doğanşehir’e gelmiş ve yerleşmişti. Bir süre Foto Emrah ile çalışmış ve ayrılmıştı. Gelir ortaklığı teklifiyle artık bizim ustamız olmuştu. 

81’in yaz aylarında ağabeyim ve Sebahattin Usta dükkânı işletmeye başladılar. Ben de liseyi bitirmiştim ve dükkâna dahil olarak işleri öğrenmeye başlamıştım. İşler rayına oturmaya başlamıştı. 

Stüdyo fotoğrafçılığının yanında civar çağrılarına da uyuyor, seyyar fotoğrafçılığa devam ediyorduk. Bu çağrılara genellikle babam gidiyordu. Birkaç defa benim de gittiğimi hatırlıyorum. Fındık köyünde bir sünnet ve mevlide babamla birlikte gitmiştim. Bir keresinde Kapıdere’ye yürüme mesafesindeki bir mezraya tek başıma gitmiştim. Kapıdere’ye trenle gitmiş, mezraya kadar yürümüştüm. O gece Doğanşehir’den tanıdığım vekil öğretmenin odasında kalmıştım. Ertesi gün öğrencilerin fotoğrafını çekmiş, trenle ilçeye dönmüştüm.  

Yılın sonunda ben üniversiteyi kazanamadım. Ağabeyim ise Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Fizik-Kimya Bölümünü kazandı ve Ankara’ya gitti. Stüdyo benim üzerime kaldı. Sebahattin Usta ile yürütmeye başladık. Dışarı işleri yine babama kaldı.  

Stüdyo bir süre kendi yağı ile kavrulmaya, ardından kazanmaya başladı. Kazandıkça Sebahattin Usta ortalıktan yok olmaya başladı. Çözemediği bir alkol sorunu vardı. Sıklıkla içmek için kayıplara karışmaya başlamıştı. Stüdyoda fotoğraf çekmeyi, karanlık oda işlerini hızla öğrenmek ve üstlenmek zorunda kalmıştım. Rötuş işini de buldukça Sebahattin Usta yapıyordu. Bir süre sonra Sebahattin Usta stüdyoya daha seyrek uğramaya başladı. Rötuş işleri de bana kalmaya başladı. Biraz Teksas Tommiks çizim taklitçiliği, biraz teknik resim dersleri sayesinde kısa zamanda o işe de hâkim oldum. 

Sebahattin Usta öyle bir alkol batağına batmıştı ki, içmediği zaman elleri titriyor ve rötuş yapamıyordu. Çok yoğun olduğumuz günlerde ona ihtiyaç duyar ve aramaya başlardım. Adres belliydi. Hasan Amcamın lokantasında sabah çorbası yerine rakı içerken bulurdum. Sonrasında Sebahattin Usta ile ilişkilerimiz ne oldu pek hatırlayamıyorum. Ama 82’nin sonuna kadar stüdyoyu ben işlettim.  

Sebahattin Usta’nın akıbetini daha sonra başkalarından öğrendim. Malatya’nın saygın bir fotoğraf ustasıyken bir cinayet olayına karışmış ve Doğanşehir’e kaçmış. Alkole bağımlılığı böylece başlamış. Yıllar sonra da yakalanmış, hapse atılmış. Nerede yakalandığını bilmiyorum. Doğanşehir’de mi yoksa Malatya’da mı? 

Sonbaharda ben de Gazi Üniversitesi, Basın Yayın Yüksek Okulu, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümünü kazandım. Üniversiteye gitmeyi çok istiyordum. O güne kadar kızları dahil bütün çocuklarını uzak şehirler olsa da okutan ve arkalarında duran babam, ilk kez bana “Gitme oğlum!” dedi. Kendince haklıydı. Babam stüdyo işlerinden anlamıyordu. Küçük kardeşim Haluk, lisede okuyordu. Ailede stüdyoyu yürütecek kimse kalmıyordu. Ama ben “Hayır baba, okumak istiyorum.” dedim. Babam ise çaresizce boynunu büktü ve sessizce uzaklaştı. 

Ben de okumak için Ankara’ya gittikten sonra kardeşim, kuzenim Zeki, rahmetli Ahmet Eroğlu’nun oğlu Selçuk ve hatta Foto Hayat’ın oğlu İzzet dükkânı yürütmeye çalıştılar. Zamanla babam bu işin yürümeyeceğini düşünerek araç gereci eve taşıyarak stüdyoyu kapattı. Rahmetli babam, Esnaf Kefalet Kooperatifinin Belediye Pasajındaki marketinde çalışmaya başladı ve oradan emekli oldu. Bizleri yetiştirmek için annemle birlikte çok çile çektiler. 

Anılarına saygıyla…

Mahmut Coşkun Otobiyografi

Mahmut Coşkun’un Kendi Kaleminden Yaşam Hikayesi

Çilem

Aslım Polatlı.1 Hacı Efendilerden olarak, 13.. doğumlu Mustafa Coşkun mahdumlu olarak, 29.8.1930’da Doğanşehir’de ikiz olarak dünyaya gelmiştir. Kardeşimin ismine Mehmet, benim ismime Mahmut ismini vermişler. 1932’de Doğanşehir’den Polat’a göç etmişiz. Polat’da ortaklık olarak ekincilik yaparak yuvasını geçindiriyor. Küflet basgını olarak çok müşkülat çekiyor. Nufus benim kaydımı 25 Ocak 1331 doğumlu olarak yazıyor. 1935’te beni askere istiyorlar. Küçük olduğumdan korkuyor, ağlıyordum. Büyük ağabeyim beni korkuturdu, ‘celp gelmiş, seni askere götürecekler’ derdi. Korka korka ağlardım. İkiz eşim biraz benden açık gözdü, korkmazdı. Kazâmız Akçadağ’dı. Polat Akçadağ’a (30) kilo metreydi. O zaman vesait yok idi, yaya gidilirdi. Babam ben yerime korkmayan kardeşim Mehmed’i götürdü. Akçadağ şubesinde heyete çıkarıyor. Küçük asker diye sevip yaşın küçüldürk… Babam doğruluktan ayrılmamak üzere ‘asker olan bu değil, bunun eşi’ diyor. O zaman heyet raporu bozuyor, ‘git onu getir’ diyorlar. ‘ağlıyor, hem de korkuyor’ diyor. ‘Annesiyle gelsin’ diyorlar. Zavallı babam saflığın esiri olarak Akçadağ’dan yola koyuluyor. Yaya (6) saat yol yürüyerek Polat’a geliyorlar.

Akşamleyin yatarak sabahleyin 4’te yola devam ediyoruz. Benim üzerimde uzun kaftan, ayağımda üstten bağlı kelik, eşekte ben biniliyim, babam yaya yürüyor. Kazâya vasıl olduk. Kazânın dışarısında Mustafa isimli bir eve misafir olduk. Ailesinin ismi Ayşe idi. Beni kucağına alarak sever okşardı. Kayısılar yeni yeni olmuşlar. Bana kayısı toplar verirdi. O gün o evde misafir olduk. Bana o kadar sevgi verirlerdi ki; dakika annemden ayrılmak istemediğim halde, beni o kadar seviyorlardı ki; annemi ara sıra hatırlıyorum. Akşam oldu, yemeğimizi yedik yattık. Sabahleyin kalktık. Babam benim elimden tutarak şubeye doğru ilerledik. Bir ara elimi bıraktı. Babam önden ben arkasından yürürken birden babamı kaybettim ve ağlamaya başladım. Babam da beni ardında göremeyince o da şaşıyor, aramaya başlıyor ve nihayet beni ağlarken buldu. Bana kızdı, ‘senin yüzünden amma çile çekeceğim’ dedi. Postal keliğim ayağımdan çıkmıştı, keliği giydirdi. Şubeye vardık. Beni pencerenin içine oturttular. ‘Küçük asker’ diye beni sevmeye başladılar. Halbuki o kadar korkuyorum, adımı soruyorlar korkumdan ses bile çıkaramıyorum. Şube amiri babamdan sordu ‘bu çocuk ne zaman dünyaya geldi’ diye. ‘‘Efendim ben harman sürerken bana müjdeci geldi ki ‘birinci oğlun oldu’ diye’’. Babam şunu söyledi ‘‘rüyamda gördüm bir daha oğlum olacak diye müjdeciyi geri eve gönderdim. ( ) saat sonra geri geldiler ki bir oğlun daha dünyaya geldi dediler. Sonradan gelen çocuk da işte bu’’. O anda ben kendimi tutamıyorum, titriyorum sanki kara kışta yaşıyormuş gibi. Şube amiri eliyle yüzümü sıkıyor, ‘korkma oğlum’ diye bana teselli veriyor. Ama fayda vermez, korku içime yerleşmiş. 29.8.1930 doğumlu olarak beni kayıt ettiler. Babam beni aldı misafir olduğumuz eve geldik. Güneş aşmak üzereydi yine. O iyi abla bizi yemekledi. Burda kalmamız için babama çok rica etti. Babam ‘muhakkak gitmemiz lazım’ dedi ‘çünkü annesi merak eder’ dedi. Beni eşeğe bindirdi yaya yola devam etmeye başladık.

Gece güzel, mehtaplı, ıssız bir yazda Polat’a doğru devam ediyoruz. Koca koca dağlar önümüze geliyor, ağaçlar, dereler… O kadar korkuyorum ki gözüm önüne gelen karaltıyı yırtıcı bir yabani hayvan zannediyor, korkumdan kendi kendime mırıldanıyordum. Babam bana soruyordu ‘ne oluyor oğlum?’ diye. ‘Üşüyorum’ diyordum, babam da benim korktuğumu anlayarak ‘oğlum, korkma evimize az kaldı’ diye teselli veriyordu: ‘işte evladım, burası Karadut’ diyordu,2 ‘bu gördüğün dağ Adatepe’ diyordu;3 ‘işte oğlum Polat göründü’, ‘Holuklu’ya geldik’ diyordu.4 Mevsim yaz mevsimi, cıvıl cıvıl çocukların sesini duyunca kendimi topladım, o zamana kadar can bende yok idi. Korkumdan kendimi bilmiyordum. Eşeğin üzerinde kendimi öyle zannediyordum ki, o mehtaplı gecelerde çocuklar sokaktan sokağa koştukça ben de çocuklarla koşuyorum diye eşeğin üzerinde sıçrıyordum. Gece saat 10-11 aralarında vardık. Meraktan uyumayan beni bağrına basarak ‘benim canım küçük askerim’ diye gözlerinden sevinç yaşları dökerek ağlamaya başladı. Ben şunu söyleyebildim, ‘anneciğim ağlama, artık asker olmayacağım’ diye annemi teselli ettim. Ağabeyim ve ablam kalktılar, onlar da beni sevdiler. Vakit çok geçmişti, yattık, sabahleyin kalktık. Ağabeyimle ablam biraz muzipti. Havada uçak geçerken derlerdi ‘celp bırakmış Mahmut’u, askere götürekmiş’ diye söylerlerdi. Ben korkumdan ağlardım. Annem ağabeyime kızardı, ‘çocuğu korkutmayın’ derdi. Bir de zabıta memurundan korkardım. ‘Zabıta memuru Kizir Memo geliyor’ deyince evin içinde en gizli yer nere ora saklanırdım.

Şerife günüydü. O gün şube memurları Polat’a gelmişler. Polat’ın meşhur içli dolma köftesi ve sütlü yağlı ekmek yaparlar, onun ismine kınalı ekmek denir. Çörek yaparlar, süt, yağ, un ve çörek otu ile yapılır. Yemeği yiyoruz. Annem de kınalı ekmekle çörek yapıyor. Kapı dövüldü. Kapıyı ağabeyim açtı. Zabıta memuru bu saatte ne geziyordu? Bende şafak attı. ‘Mustafa Dayı, şube memurları geldi, çocuğu istiyorlar’ dedi. ‘‘Kahvede ‘çocuğu alın getirin, hemen sevk edeceğim’ diye beni gönderdiler’’. Yarın bayram, hep birden ağlamağa başladık. Babam dedi ‘oğlum senin elinden ne çile çekecek’, o zaman anladım ki benim çilem çok. Babam beni dalına aldı, kahve bizden 10 dakikaydı. Kahveye vardık, ben durmadan ağlıyordum. Beni sandalyeye oturttular, ayağım havada sallanıyor. Ünümün yettiği kadar avazla ağlıyordum. Kahvedeki müşterileri benim ağlamam rahatsız ediyordu. Çay verdiler içmedim, ağlamaya devam ediyordum. O anda bana para verdiler. Paranın nasıl olduğunu bilmezdim. Gözümün parıldayan yaşlarını silerek paraya baktım. Rengi sarı, üzerinde kabartma söğüt yaprağı vardı.Ortasında ,0, şeklinde bir sıfır vardı, eski yazı beş kuruş demekmiş. Benim hiçbir şey gözümde yok. Anne ve babasız, ağabeysiz, ablasız, bayram yapacağım diye ağlamaya devam ediyordum. Olmadı imkanın bulamadılar, babama dediler ‘al bunu annesine götür’. Babam beni sırtına alarak eve döndük. Çarşıda giderken babam, ‘O parayı ver’ dedi. Aldı cüzdanın içine koydu. Eve geldik ama daha hıçkırık beni teklemiyor. Yaslı geçen bayramımızın daha şen ve daha neşeli geçeceğine kani olmuştum. Ağlamakla her arzuma muvaffak olmuştum. Çocuk şeker bayramının, bizi sevindiren annelerin, babaların huzurlarına çıkarak, el öperek şeker, çerez, çocuk sevindirici yiyecek ve oyuncaktan toplayarak küçük askerliğimin babama çektirmiş olduğu çilem ve benim çilem.

  1. Bugün Doğanşehir’in bir mahallesi olan tarihi Polat kasabası ilçenin kuzey batısında olup Akçadağ’a doğru uzanmaktadır. ↩︎
  2. Karadut: Doğanşehir’in Gövdeli Mahallesi içinde yer alan küçük yerleşim birimi. ↩︎
  3. Adatepe: Polat’ın doğusunda yer alan bir tepe, Satıl Tepesi olarak da bilinir. ↩︎
  4. Holuklu (Oluklu): Polat’da şimdiki Ülger mahallesi içerisinde bir yer. ↩︎