Eskiyen Bir Çağın Ardından

İbrahim Hakan Coşkun

Neden eskiyen bir çağ?

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğindeyiz. Bir anda milyonlarca pikselin yer değiştirdiği, akıllı telefonların inanılmaz kareler çektiği, yapay zekanın mükemmelştirdiği, son teknoloji yazıcıların bastığı, sabit disklerde, bulut hesaplarında dijital olarak saklanan fotoğrafların çağı; medya çağı…

Oysa yandaki fotoğrafın çekildiği yıllarda, neredeyse el yordamıyla fotoğraf yapıyorduk. Karmaşık kabloların ucundaki basit spotlarla aydınlattığımız stüdyo. Büyükçe bir objektif, buzlu camdan ibaret vizör ve hantal aksamdan oluşan stüdyo makinesi. En ilgimizi çeken yanı enjektöre benzeyen deklanşörüydü.

Stüdyonun bir kısmı, kontrplaklarla bölerek oluşturulmuş, karanlık oda. Pozlama süresini içimizden sayarak fotoğraf tabettiğimiz agrandisörler. Evde bidon içindeki ılık suda çeşitli kimyasal tozları çalkalayarak hazırladığımız birinci banyo ve ikinci ya da tespit banyosu. Birinci banyo ve ikinci banyo sıvılarını koyduğumuz küvetler.

Önce filmleri birinci banyoda gezdirerek negatif veya “Arap” dediğimiz görüntüyü ortaya çıkarmaya çalışırdık. Görüntünün yeterliliğine saniyelik sigara ışığıyla karar verir ve tespit banyosuna atardık. Sonra temiz suda duruladığımız filmi kurutur, agrandisöre takardık. Filmin ışığı oranında kartpostalı pozlar, birinci banyo küvetine atardık. Bu aşamada şanslı sayılırdık. Kırmızı ışık görüntünün oluşum sürecine zarar vermediği için tespit banyosuna atma anımız kolayca anlaşılırdı. Nihayet ortaya çıkan fotoğraflar çamaşır sodası eritilmiş sudan geçirilir ve cama yapıştırılır ki parlak olsun. Kuruyunca tıkır tıkır dökülürdü fotoğraflar.

Gelelim ön cepheye. Baştaki fotoğrafımın çekildiği yer. Ofis, antre… Stüdyo ve karanlık odadan arta kalan küçücük bir alan. Çalışma masası, üzerinde rötuş masası dediğimiz ışıklı kutu. Ben de işsizlikten muziplik olsun diye sipariş fişini tuzluyorum. Bundan kırk beş yıl önce, on yedi yaşındayım. Dişim apse yapmış, yanağım davul gibi. Raflarda film, fotoğraf kutuları. Fotoğrafları tırtıklı kesmek için kollu bıçak, üst rafta Lubitel 2 marka üstten bakmalı fotoğraf makinesi.

En meşakkatli kısım rötuş yapmak. Rötuş için orta sertlikte kurşun kalem kullanırdık. Jiletle kurşun ucu 2-3 cm uzatır, sıfır zımparayla iğne ucu kadar sivriltirdik. Filmi rötuş masasının ışık gelen deliğine koyarak yüzleri rötuşlamaya başlardık. Yüzlerdeki arızaları gidermeye çabalarken bozma riskini de göze alarak. 

Sivilce, çopur izlerini; kederden, yaşlılıktan oluşmuş çizgileri, kırışıklıkları gidermeye çalışırdık.  Bana sahtekarlık gibi gelirdi. İnsan doğasına aykırı bulurdum. Oysa şimdi bunları estetik cerrahi fiziksel olarak, Photoshop benzeri yazılımlar ise dijital olarak yapıyor. 

Bir de çeşitli baskı teknikleri denerdik. Bunlardan en yaygını, iki farklı filmdeki görüntüyü, bindirme tekniği uygulayarak bir kartpostalda birleştirmekti.  Agrandisörde ilk filmi karta yansıtırken yarısının ışık görüp diğer yarısının görmemesi için araya bir karton tutardık. Sonra diğer filmi takardık ve yine karton kullanarak kartın ışık görmemiş tarafını pozlandırırdık.  

Stüdyonun yapısı ile ilgili anılarıma en hoşuma giden yeriyle bir nokta koyalım. Karanlık odanın kontrplak duvarına yapıştırdığım siyah beyaz Ara Güler fotoğrafları. Aklımdan hiç gitmeyen görüntü, rahmetli İsmet İnönü bir sandalyede oturmuş, küçük bir kız çocuğu ona çiçek sunuyor. Ama şimdi o görüntüden emin değilim. Tüm aramalarıma rağmen internette öyle bir görüntü bulamadım.

Fotoğrafçı Mahmut Coşkun’dan Foto Coşkun’a

Sıra bakkal Mahmut Coşkun’dan, seyyar fotoğrafçıdan Foto Coşkun’a evrilmenin bendeki öyküsüne geldi. Bendeki diyorum çünkü bu anlatacaklarım benim hatırladıklarım. Elli beş yıl geçti yedi yaşımın üzerinden. Tabii ki öncesi de var benim tanık olmadığım. Bazı hatırladıklarım eksik ya da yanlış olabilir. Bazı isimleri karıştırabilirim. Bilenler tamamlasın… 

Rahmetli babam Mahmut Coşkun, Doğanşehir ve köylerinin oldukça tanınan kişiliklerinden biriydi. Bunun nedenlerinden ilki, bakkallık işine renk katan etkinlikleri idi. Mesela dükkanında gıda maddelerinin dışında Domino marka rengarenk nakış ve dantel ipliği satması. (Ebruli rengini ilk o zaman duymuştum.) Düğme basma makinesi ile divan düğmeleri basması, bunlardan bazılarıydı.   

Bizim dükkân ikinci postane sayılırdı. Fahri postacıydı babam da. Postacı dükkâna gelir bir tomar mektup bırakırdı. Okumayı yeni söken ben, bu kadar çok mektup gelmesinin şaşkınlığıyla zarfları okumaya başlardım. Mektupların adres kısmında tanıdığım, tanımadığım birçok isim yazardı ama alttaki ibare çok tanıdıktı:  

“Fotoğrafçı Mahmut Coşkun Eliyle, Doğanşehir/Malatya” 

Mektup sahiplerinin bir kısmı, dükkândan alırlardı mektuplarını. Geri kalanını hiç gocunmadan ev ev dağıtırdı babam.  

Beklenenden fazla iyiydi babam. Gurbette olanların ailelerine yardım eder, Almanya’ya işçi olarak gidenleri destekler, ceplerine yol harçlığı verirdi. Çobanlıkta ve Ali Mektebinde öğrendiği okuma yazmasıyla Almanya’dakilere, çocuklarının ağzıyla mektuplar yazardı. Veresiye çok mal satar, borcunu istemeye dili varmaz; tozlu defterlerde yıllanmaya bırakırdı. Seksenlerde canına tak demiş, altmışlı yıllarda teneke teneke verdiği yağlardan kalan borçları bir kartona yazmış ve stüdyonun duvarına asmıştı. “Baba bir teneke yağın şimdiki fiyatı, bu yazdıklarının onlarca katı!” dediğimde bana; “Parası önemli değil oğlum, yeter ki utansınlar!” demişti. 

Babamın çok tanınmasının en büyük nedeni ise sırtındaki çantada taşıdığı Contessa fotoğraf makinesi ve kocaman flaşıydı. Ayağındaki cızlavet lastik ayakkabılarını, düğünden sünnete, okullardan dağ köylerine aşındırmasıydı. En çok da okullardan çağrılırdı fotoğraf çekmeye. En ücra köy okulları da dahil. Bayramların da fotoğrafçısıydı babam. O yıllarda Cumhuriyet Bayramı ile 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Hükümet Konağı’yla Atatürk İlkokulu’nun arasında kalan caddede kutlanırdı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı ise Sürgü Yolu’ndaki futbol sahasında, liselilerin yaptığı insan kuleleri ve jimnastik hareketleriyle kutlanırdı. 

O yıllar günümüze göre ilkel sayılacak zamanlardı. İlkeldi çünkü tarım kara saban ve camızların çektiği kağnılarla yapılırdı. Traktörler ve patoz makinesi yaşamımıza girene kadar düven üzerinde geçti çocukluğumuz. Bazı evlerde ahizeli telefonlar vardı. Fakat biriyle görüşmek istediğimizde önce PTT’ye bağlanır, görüşmek istediğimiz numarayı söylerdik. İlçenin içinden iki dere geçerdi. Karşıyaka Mahallesi’nden geçenin üstünde yer alan santralde elektrik üretilirdi. Santral arıza yaptığında bir aya varan uzun elektrik kesintileri olurdu. Gaz lambaları en büyük destekçimizdi. Televizyon yoktu, radyo tiyatrosu dinlerdik koca radyolardan. 

İşte babam o koşullarda cızlavet ayakkabısına rağmen ceket, pantolon giyip kravat takmaya özen göstererek antika sayılacak Contessa makinesi ve koca flaşıyla bakkallığın yanında seyyar fotoğrafçılık yapardı. Üniversitede fotoğrafçılık hocam, o makinenin İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılan çelik aksamlı, çok dayanıklı, Çek yapımı olduğunu söylemişti. Yaptığım araştırmalarda bu fotoğraf makinesinin Strasburg’da yani Almanya’da üretildiğini öğrendim. Vizörden bakılır, objektif tahmini uzaklığa göre ayarlanırdı. 

Benim hatırladığım ilk dükkân, Hikmet Yıldırım’ın evinin altında yer alan, ona ait olan dükkandı. Üst yanımızda Melek Ahmet’in zahireci dükkânı, karşımızda Beşir Amcanın orloncu dükkânı vardı.   

Foto Coşkun dükkanının bulunduğu Esat Doğan Caddesi.

Hikmet Amca da zahirecilik yapmaya karar verince oradan çıkıp, Mehmet Ali Hoca’nın dükkanlarından birini kiraladı babam. “Yer damı” dediğimiz bu toprak dükkanlar çatısız, toprak damı yağmura karşı loğla pekiştirilen türdendi. Eski dükkânımızdan birkaç dükkân aşağıdaydı. Yanımızda Parmaksız Abdurrahman’ın manav dükkânı, bir altta da yeni yapılan Merkez Cami’nin dükkânların başında Oyuncakçı Mustafa Alagöz vardı. Karşımızda Terzi Mehmet Ali, Camcı Hazerler ve Feleklerin manav dükkânı yer alıyordu. Yazları yanında çıraklık yaptığım Terzi Mehmet Ali ve Aşık (Kör) Hanifi, babamın yakın arkadaşlarıydı. Sıklıkla terzide bir araya gelerek yarenlik ederlerdi. 

Babam dükkânı ağabeyim Ahmet Cahit’e emanet eder, çağrıldığı yerlere fotoğraf çekmeye giderdi. Çektiği fotoğrafların 36’lık filmlerini o günlerde şehire ulaşımımızı sağlayan, umumi taksilerle Malatya’ya gönderirdi. Gökkuşağı Fotoğraf Stüdyosu’nda tabedilen fotoğraflar, yine aynı taksilerle babama dönerdi. 

Ben 1978 yılında Malatya Şehit Kemal Özalper Endüstri Meslek Lisesi, Elektrik Bölümünü kazandığımda, ağabeyim liseyi bitirmiş ve dükkânda daha çok zaman geçirmeye başlamıştı. Babam da bahçe ve çiftçilik işlerine daha çok vakit ayırmaya başlamıştı.  

Ağabeyim bakkal dükkanının veresiyeden dönmeyen paralar yüzünden kendi kendini çevirememesine takmıştı. Ne yapabileceğini düşünürken bakkalı tasviye edip, tamamen fotoğraf işine yönelmeye karar verdi. Bir şekilde babamı da ikna etti. 

Dönüşüm süreci başlamıştı. Önce sanırım 80 ya da 81’de bakkal dükkanının bir kısmı bölünerek karanlık oda yapıldı. Bir süre sonra bunun yeterli olmadığı, ortamın uygunsuzluğu anlaşıldı. Böylece stüdyo kurma düşüncesi filizlenmeye başladı. Bahçenin bir kısmı satıldı, borç harç derken gerekli para denkleştirildi. Ağabeyim Gaziantep’e giderek fotoğrafçılık için gerekli tüm araç gereci aldı. 

Şimdi yıkılan Hükümet Konağı’ndaki askerlik şubesinin karşısında, Avukat Metin Şencan’a ait dükkânlardan biri kiralandı. Stüdyo oraya kuruldu.  

Yıllar sonra Adıyaman’ın Samsat ilçesinde birlikte çalıştığımız, öğretmenliğin ilk inceliklerini öğrendiğim rahmetli Halis Alagöz, o yıllarda tabela ressamlığı yapıyordu. (Oyuncakçı Mustafa’nın ortanca oğlu, çocukluk arkadaşım Ünal’ın ağabeyidir. Çok genç yaşta bu dünyadan göçtü. Yattığı yer incitmesin.) Vitrin camına “Foto Coşkun” ibaresini yazarak yeniden doğuşumuzu o müjdeledi.  

Biter mi? Bitmedi tabii ki! Çözülmesi gereken asıl sorun kafalarımıza dank etti. Stüdyo fotoğrafçılığını, karanlık odanın inceliklerini ve en önemlisi de rötuş yapmayı bilmiyorduk. Ama şans meleği bizden yanaydı. Malatya’nın tanınmış fotoğraf ustalarından Sebahattin Usta, Doğanşehir’e gelmiş ve yerleşmişti. Bir süre Foto Emrah ile çalışmış ve ayrılmıştı. Gelir ortaklığı teklifiyle artık bizim ustamız olmuştu. 

81’in yaz aylarında ağabeyim ve Sebahattin Usta dükkânı işletmeye başladılar. Ben de liseyi bitirmiştim ve dükkâna dahil olarak işleri öğrenmeye başlamıştım. İşler rayına oturmaya başlamıştı. 

Stüdyo fotoğrafçılığının yanında civar çağrılarına da uyuyor, seyyar fotoğrafçılığa devam ediyorduk. Bu çağrılara genellikle babam gidiyordu. Birkaç defa benim de gittiğimi hatırlıyorum. Fındık köyünde bir sünnet ve mevlide babamla birlikte gitmiştim. Bir keresinde Kapıdere’ye yürüme mesafesindeki bir mezraya tek başıma gitmiştim. Kapıdere’ye trenle gitmiş, mezraya kadar yürümüştüm. O gece Doğanşehir’den tanıdığım vekil öğretmenin odasında kalmıştım. Ertesi gün öğrencilerin fotoğrafını çekmiş, trenle ilçeye dönmüştüm.  

Yılın sonunda ben üniversiteyi kazanamadım. Ağabeyim ise Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Fizik-Kimya Bölümünü kazandı ve Ankara’ya gitti. Stüdyo benim üzerime kaldı. Sebahattin Usta ile yürütmeye başladık. Dışarı işleri yine babama kaldı.  

Stüdyo bir süre kendi yağı ile kavrulmaya, ardından kazanmaya başladı. Kazandıkça Sebahattin Usta ortalıktan yok olmaya başladı. Çözemediği bir alkol sorunu vardı. Sıklıkla içmek için kayıplara karışmaya başlamıştı. Stüdyoda fotoğraf çekmeyi, karanlık oda işlerini hızla öğrenmek ve üstlenmek zorunda kalmıştım. Rötuş işini de buldukça Sebahattin Usta yapıyordu. Bir süre sonra Sebahattin Usta stüdyoya daha seyrek uğramaya başladı. Rötuş işleri de bana kalmaya başladı. Biraz Teksas Tommiks çizim taklitçiliği, biraz teknik resim dersleri sayesinde kısa zamanda o işe de hâkim oldum. 

Sebahattin Usta öyle bir alkol batağına batmıştı ki, içmediği zaman elleri titriyor ve rötuş yapamıyordu. Çok yoğun olduğumuz günlerde ona ihtiyaç duyar ve aramaya başlardım. Adres belliydi. Hasan Amcamın lokantasında sabah çorbası yerine rakı içerken bulurdum. Sonrasında Sebahattin Usta ile ilişkilerimiz ne oldu pek hatırlayamıyorum. Ama 82’nin sonuna kadar stüdyoyu ben işlettim.  

Sebahattin Usta’nın akıbetini daha sonra başkalarından öğrendim. Malatya’nın saygın bir fotoğraf ustasıyken bir cinayet olayına karışmış ve Doğanşehir’e kaçmış. Alkole bağımlılığı böylece başlamış. Yıllar sonra da yakalanmış, hapse atılmış. Nerede yakalandığını bilmiyorum. Doğanşehir’de mi yoksa Malatya’da mı? 

Sonbaharda ben de Gazi Üniversitesi, Basın Yayın Yüksek Okulu, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümünü kazandım. Üniversiteye gitmeyi çok istiyordum. O güne kadar kızları dahil bütün çocuklarını uzak şehirler olsa da okutan ve arkalarında duran babam, ilk kez bana “Gitme oğlum!” dedi. Kendince haklıydı. Babam stüdyo işlerinden anlamıyordu. Küçük kardeşim Haluk, lisede okuyordu. Ailede stüdyoyu yürütecek kimse kalmıyordu. Ama ben “Hayır baba, okumak istiyorum.” dedim. Babam ise çaresizce boynunu büktü ve sessizce uzaklaştı. 

Ben de okumak için Ankara’ya gittikten sonra kardeşim, kuzenim Zeki, rahmetli Ahmet Eroğlu’nun oğlu Selçuk ve hatta Foto Hayat’ın oğlu İzzet dükkânı yürütmeye çalıştılar. Zamanla babam bu işin yürümeyeceğini düşünerek araç gereci eve taşıyarak stüdyoyu kapattı. Rahmetli babam, Esnaf Kefalet Kooperatifinin Belediye Pasajındaki marketinde çalışmaya başladı ve oradan emekli oldu. Bizleri yetiştirmek için annemle birlikte çok çile çektiler. 

Anılarına saygıyla…